İnanç

İnanç

"Lekum dinukum veliye din."

Ne kadar da sade basit, yalın ve anlaşılabilecek en net şekilde aktarılmış bir ifade. Yaradan, inancın nasıl yaşanacağını net bir şekilde söylüyor. Peki, biz buna ne kadar inanıyoruz?

Her bireyin inancının kendine olduğunu, yalnızca kendisini kurtarabileceğini ifade eden bir dinin üyeleri, neden bu kadar sert ve bu konuda tahammülsüz acaba? Kendisi gibi olmayan, başkası dediği herkese önyargı ile yaklaşma ve bu önyargıyı kendisine hep bir savunma sistemi olarak kullanan, sabit fikirli, eleştiriye kapalı pek çok insan tanımışsınızdır. Hayatı boyunca kendisine sormaya cesaret edemediği pek çok soruyu, iş başkasına geldiğinde rahatlıkla sorabilen ve yargılayabilen hatta bunda hiçbir sorun olmadığını düşünen bir kitle inanılmaz şekilde artarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Vicdanen kendisinin bile inanmayacağı cevaplarının, varlığını inkâr ettiği pek çok şüphenin zihninde baskı altında kalması, sorularına herhangi bir cevap aramaması ve bu cevapsız soruların içten içe kendini yozlaştırmasına müsaade ettiği gerçeğini asla kabul etmezler. Sorunun temeli de bu noktada başlar. Sonuçta tedavi, hastalığın kabul edilmesiyle mümkündür ve siz hastalığını kabul etmeyen birini tedavi edemezsiniz. Araştırmaktan korkan, sormaktan ve cevap bulmaktan çekinen, kendisini bu konuda yetersiz gören fakat bu yetersizliğini de bir alçaklık kompleksine dönüştüren daha sonra bu kompleksten dolayı çıkmazda kalan, fikir, düşünce ve dirayet gösteremeyen, gelişmemiş bir sabit fikir sahibi ortaya çıkar. İşte bu bağnazlığın, yozlaşmanın temel attığı yerdir. Bu tarzda insanlar, vicdanlarını rahatlatmak için belirli kalıplara sığınmaya çalışır ve bu kalıpların ölçülerini kendilerine sınır olarak belirler. Kendisi sınırlı bir kalıp içinde sıkışıp kalan bu kişiler, zaman içinde çevresindeki her bireyin aynı şekilde olmasını temenni eder, hatta bunun için zamanla çaba göstermeye başlar. Ömrü boyunca inandığını iddia ettiği dinin kendisinden ne istediğini ne beklediğini ve nasıl bir hayat sürmesi gerektiğini sadece kulaktan dolma bilgilerle ve bu dinin önderleri olduğu iddiasındaki bazı kişilerin yol göstermesiyle yaşayabilen, merakını ve bilgiye olan açlığını gidermeden hayatını bu yol üzerinde idame ettirir. Bu süreç içerisinde bu tarzda insanlardan fayda, yarar sağlamaya çalışan art niyetli insanlar, bu durumu değerlendirmeye başlar. Fakat kendisinden istifade edildiğini bilmesi dahi bu bireyleri sabit fikirlerinden uzaklaşmaya yönlendiremez. Kendi düşünce ve fikri olmadığı için sahiplendiği bu düşüncenin elinden gitmesi sonucunda ortada kalacağını ve ne yapacağını bilmez halde olacağını bildiği için durumu idare eder. Durumdan istifade eden bu art niyetli kişiler, taraftarların artması, çıkarlarının daha iyi şartlara gelmesi ve bu düzenin devam etmesi için fikirleri sabitlenmiş bu kişileri kendisinin yararına olacak şekilde bir savunma mekanizması haline getirir. İş bu hale geldiği zaman hoşgörüsüzlük, bizden olmayan, farklı düşünen yanlıştır düşüncesi zihinlere kazınır. Toplum içerisinde bu düşünce yapısıyla gelişen, büyüyen, artarak devam eden bu akımlar zaman içerisinde inancın temel değerlerini sarsmaya, yanlışları doğru, doğruları yanlış göstermeye, insanların ayrışmasına, tahammülsüz, sabırsız, benliğini yitirmiş, hamisine hizmet eden, düşünmekten yoksun, araştırmaktan korkan, bilgisiz kitleler oluşturur. Bu şekilde devam eden farklı jenerasyonlar, zaman içinde inancının temel fikrini ve ana temasını kaybederek bilinçsizce ve kayıtsızca belli bir zümreye itaat ederek yaşamaya mahkûm kalır. Bütün bu süreç sonunda, inanç temel değerlerini yitirir, şahıslara hizmet aracı olarak sistematik bir şekilde kullanılır. Vicdan hürriyetini kazanmış özgür bireyler olmadığı sürece bu karanlık dönem devam etmek için zemin bulacaktır. Bu yüzden inanç konusu, kendi içimizde yaşamamız gereken ve samimiyetle, gerçekten inanarak, iç sesimizin gösterdiği yol üzerine tabi olarak yaşamamız gereken bir olgudur. Samimiyetsiz, sahte bir iman gösterisi yerine, inanarak, yaratıcımıza samimi bir hisle sığınmak daha gerçekçi olacaktır. Çevrenizin sizin hakkınızda ne düşündüğünü önemsediğiniz sürece, bu sabit fikirler ve bu fikirlerin savunucuları sizi de kendi sürülerine katmak isteyecektir. Bu sığ düşüncenin yitip gitmesi için araştırmaya, sormaya, merak etmeye ihtiyacımız var. Hepsinden daha önemlisi ise cesarete ihtiyacımız var. Cesur olmadığımız sürece, sorgulamaya korkar, sormaya çekinir, düşünmekten uzak kalırız. Bu da kendisini çoban ilan edenlerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz.

Sonuç itibariyle en temelden konuyu özetleyecek olursak, anlatmaya çalıştığımız şey kısaca gerçekçilik ve mantık yoluyla karar ve tercih hürriyetimizdir. Vicdanımızı kandırmaya çalışmak yerine, doğru olanı yaparak gerçek huzura ulaşabilmek ve iç huzurumuz sayesinde daha olumlu bir ömür yaşayabilmek ümidiyle. Sorgulamaktan değil yanlıştan korkun. Araştırmaktan değil yalanı gerçek zannetmekten korkun. Yeni fikirlerden değil, kendi fikrini sorgusuz sualsiz kabullenmenizi isteyenlerden korkun. Toplum ne söyler diye değil doğru olanı bulamamaktan korkun. Toplumun bir parçası olmak adına benliğinizi kaybetmekten korkun. İnanmaktan değil, inandırılmaktan korkun.

Kısaca vicdanlı bir birey olmaktan korkmayın.

Lütfen.

YORUMLAR

    Bu konuya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...

YORUM YAZ